Friday, May 8, 2009

Füniküler Günlüğü



Son adımı 29 Haziran 2006'daki tantanalı açılış olan Taksim-Kabataş fünikülerinin inşaatıyla ilişkim hakkında zaman zaman tuttuğum notlar. O sıra Kabataş setüstünde oturuyordum. Bu yazı uzun süre kendine ait bir blogda durdu, şimdi buraya taşıdım.

1 Temmuz 2003
Bu öğlen evden çıkıp tam üstgeçide vardım ki aslında üstgeçidi geçip detur yolunda karşıdan karşıya geçmek için beklemek yerine, üstgeçidin setüstü tarafında doğrudan merdivenden inip durak yönüne yürüyüp oradaki ışıklardan paşa paşa karşıya geçebileceğimi farkettim. Sol tarafa merdiven takılalı beri bunu yapabilirdim. Hatta sola merdiven takılmadan önce de bal gibi sağdan taş merdivenlerden inip bunu yapabilirdim. Tabii bunu ancak otobüs durağı benzin istasyonunun ilerisine taşındıktan sonra yapabilirdim. Hatta taşınmadan önce de mümkündü ama evden durağa varmak için kulağı tersten tutmak olurdu.

İşin aksi, bugün işe o yöne gittiğim son gündü. Yani resmen dündü son günüm, bugün oyalanıp sonra 12 gibi çıktım. Her sabah geçtiğim halde bu soldaki merdiven-ışıklar rotasının ancak bugün aklıma gelmiş olmasına bozuluyorum. Ama zamanlamayı düzelteyim. Durak taşındıktan sonra bir süre beni etkileyen bir inşaat faaliyeti olmadan üstgeçitten trafiksiz yan yola iniyordum. Fındıklı'dan gelen yola üstgeçidin dışından geçen detur koyup benim karşıdan karşıya geçmemi etkilemeye başladığı günden itibaren düşünebilirdim bunu. Ama geçmem için ne kadar beklemem gerektiği, taksicilerin av bekler gibi pusuyu yatmaları, ben buradan giderken Kabataş'a gelen insanların neler yaptıkları ilginç gelip kafamı kurcalıyordu demek. Üstüne üstlük üstgeçidi geçmek için çok geçerli nedenlerim vardı birçok sabah: gazete almak için gazete bayiine uğruyordum, nadiren poğaca veya çatal alıyordum ve esasen, çoğu sabah taksiye biniyordum. Bu, otobüse binmeye evden çıkmadan karar vermiş olduğum bir sabahtı.

Son olarak acaba, sabah 8:30'de değil de 12'de çıkmamdan dolayı, üstgeçide vardığımda ve ne poğaçacının ne simitçinin ne de inşaat adamının üstgeçidin başında olması ve onların arasından geçme gerginliği yaşamamamın, bu alternatif yolu kafamda su gibi temiz görmemde etkisi var mıdır?

8 Temmuz 2003
Karaköy'e yürüyüp geldim. Mimar Sinan Üniversitesi'nin başından Tophane'deki kavşağa kadar araba yollarının arasını kapatmışlardı ya. Şimdi baktım, işlerini neredeyse bitirmişler. Kazmış, temizlemiş, tramvay rayları neredeyse görünür şekilde beton dökmüşler. Hala tellerle çevrili orta yol. Tophane'den Karaköy'e kadarki yolu yeni kapamışlar. Karaköy'den gelen yönü trafiğe tamamen kapamışlar ve daha asfaltı yeni kırmışlar, kocaman kocaman parçalar duruyor. Acaba tramvay yapılıp işlemeye başlayınca Karaköy'den gelen yol tamamen iptal mi olacak? Herhalde daha ileriki bir aşamada tramvay yolunu Mimar Sinan Üniversitesi'nin oradan buraya kadar da uzatacaklar. Benim asıl merak ettiğim bu tramvayın, fünikülerin falan birleşmesinin ne kadar yararlı olacağı.

Bu arada bizim önümüzde neler yapıyorlar, ne gelişmeler var? Doğrusu anlamaya çalışmıyorum. Sürekli gürültü var ve hep aynı şeyi yapıyorlarmış gibi görünüyor. Ama Fındıklı'ya gidiş yönündeki yolun kapadıkları kısmında son iki üç haftadır yeri deliyorlardı. 30 metre yükselen bir sondaj makinasıyla, vida başlığıyla toprağı deliyorlardı. Bir iki delik yeri vardı. Ne kadar derine iniyorlardı hiç fikrim yok tabii. Şimdi o sondaj makinası gitti. Delik melik de kalmamış. İskele tarafında sondaj devam ediyor.

15 Temmuz 2003
Hoşçakal Kabataş, ben tatile gidiyorum. Aptal gürültüden, manasız insanlardan, sabah sıcağından kurtuluyorum.

24 saat çalışmıyorlar. Sabahları galiba yedi gibi, güneş doğduktan ve kuşlar ötmeye başladıktan kısa bir süre sonra ara veriyorlar bir saat kadar. Sonra yine yatana kadar trafik gürültüsüyle karışık devam ediyorlar. Dün gece hakikaten nefret ettim. Gece saat bir olmuş ve hiç istiflerini bozmadan çalışmaya devam ediyorlardı. Üstüne üstlük tak tak sesleri de geliyor, ya birşeylere vuruyorlar ya da atıyorlar. Sadece jeneratör olsa en azında uykuya dalmama fırsat tanıyor, bir süre sonra ninnileşen gürültüsüyle.
----
Dün toprağı eşip eşip bayağı set yaptılar, ağaca vurup vurup eğdiler.

18 Ağustos 2003
Bir hafta oldu geleli. İsteksizlikten değil düzensizlikten yazmamış olduğumu varsaymak istiyorum.

İnşaatta gelişmeler olmuş. Setüstünde yani evimizin hemen önünde karşı kaldırımın bittiği yere 30-35 metre uzunluğunda bir şey yapmışlardı. Dekorasyon dergisi tabiri olacak ama metal bir konstrüksyon. 30 santime 50 santim kalınlığında birşey. Sanki 4 I profilin ortasını demir çubuklarla ve dikine silindir halkalarla oluşturdukları bir yapı. Bunu kaldırımın bittiği, set duvarın inmeye başladığı yere koymuşlardı. Şimdi üstüne beton dökmüşler, düzgün bir duvar gibi olmuş. Oradan itibaren yolun Beşiktaş-Fındıklı yönünün, yani kara tarafının deturlu olduğu yere kadar, 50 metre kadar toprak var. Geçen sefer bir kepçenin insan kolu gibi bir taraftan alıp alıp aşağıya bir yere toprak taşıdığını bunu yaparken bir ağaca acımasızsa vurduğunu yazmıştım. Artık o ağaç yok. Deturun 50 metre içerisinde sondaj yaptıkları nokta da görünmüyor, toprağı kapamışlar. O inşaat alanında bir jeneratör, sondaj yapan başka bir alet ve daha çok sarı baretli işçi var.

İskeleyle yol arasındaki inşaat alanında tam ne değişiklik olduğunu önümüzdeki çınarların yapraklarından dolayı takip edemiyorum ama bir tek oraya çok daha yüksek bir sondaj makinası gelmiş olduğunu farkettim. Onu görebiliyorum çınarların yanından.

Esas kötü haber şu: projektör ışıkları tekrar çalışmaya başlamış. Bizim oturduğumuz 5. katın yüksekliğine ulaşan iki tane sokak lambası var ama tabii sokak lambaları o kadar yüksek olmadığından mahalle lambası demek daha doğru olur herhalde. Biri tam önümüzde, tabii ki çınarlar kapatıyor, diğeri ise 100 metre kadar Beşiktaş'a doğru. Gece yandıklarında gözümüze giriyor ve manzarayı rezil ediyor. İnşaat başlayınca işlemez hale gelmişlerdi de çok sevinmiştik. Nereden çıktılar yine.
---------
Bu inşaata sinirlenecek olsam, çıldırırım. Başta belki haberimiz olmadan başlayıverdiği için. Ama artık hayatımın parçası olarak benimsedim, değişiklikleri, ilerlemeyi algılamak, hatta bunu fırsata dönüştürüp yazmak için efor sarfediyorum. Geceleri belki iç geçirip keşke olmasaydı diye düşünüyorum. Ama herkese dediğim gibi, inşaat gürültüsünü kanıksadım, başka şeyleri, arka apartmandaki komşularımızın gürültülü balkon muhabbetlerini, araba vapurunda yaptıkları mezuniyet partilerinin müziğini falan gürültü sayıyorum. Zaten şu anda olduğu gibi inşaat olmasa sürekli bir trafik gürültüsü var. İnsan hakikaten duymuyor bir süre sonra.

14 Eylül 2003
Bugün artık yazmak zorundayım. Kaç haftadır sallıyorum inşaatta önemli değişiklikler olmasına rağmen ama artık bugün de erteleyemem.

Son üç hafta içinde set duvarı tamamladılar, inşaat alanındaki toprağı boşalttılar. Böylece set duvarı, toprak ve yol hizası diye 3 seviyede çalışma alanları olacağına set ve yol olmak üzere 2 seviye kaldı. Duvarı, içinden beton püsküren bir hortumla sıvadılar. Duvarın altında--ki bunu evden değil ancak üst geçitten görebiliyorum--en altında, yerden yarım metre yüksekliğinde, yarımşar metre aralıklarla 7-8 tane kablo ucu çıkıyor. Kabloların çıktığı yerde somunumsu metaller var hare hare. Bu kabloların ne işe yaradığını bilmiyorum. Sadece arada sırada duvar ince bir sondaj makinasıyla deldiklerini görüyorum.

Buraya kadar laylaylomdu. Derken bir gün apartmana girdiğimde inşaattan bizim apartmanın bodrum katına bir boru gittiğini gördüm. Bir de elektrik kablosu. Meğer inşaat yüzünden bizim kanalizasyon borusu/deposu patlamışmış. İnşaatın bizi gerçek anlamda etkilediği ilk olay. Bunu daha sonra anlatırım.

Bugün, şu anda, yani gece 11'de ise, hafta içi apartman toplantısında duyduğum şeyi yapıyorlar. Önümüzdeki üç çınardan en büyüğünü ve inşaata en yakın olanını kesiyorlar. Elektrikli testerenin sesine irkilip, "şimdiye kadar yapmadıkları ne tür bir şey yapıyorlar acaba" diye merak edip bir baktım, çınarın alt dallarını indirmişler bile. Şimdi de uykuya yenik düşmek üzereyim yoksa gidip izleyeceğim. Başka çare bulunamaz mıydı? O ağacın da şehrin geleneği, tarihi mirası sayılması gerekmez mi? Anneannem, dedemi buradaki hisselerini kardeşlerine satıp Nişantaşı'nda ev almaya ikna etmek isteyince dedem buranın manzarasını çok sevdiğini söylemiş. Anneannem de Nişantaşı'nda manzarasız kalmasın diye İbrahim Safi'ye manzarayı resmettirmiş. O tablo geliyor aklıma.

--------
Kestiler. Anlatamayacağım. Yarın anlatırım. Çünkü hazindi ve çok farklı sebeplerden dolayı hazindi, sağlam kafayla yazmak lazım.

26 Eylül 2003
Alt dallarından sonra, yerden 2 metre yukarıdaki çataldan ayrılan 2 ana dalı kesmeleri vardı sırada. Bana göre solda kalan, Üsküdar'a bakan dal daha küçük olduğu ve fazla dallanmadığı için çok zor değildi. Çatalda oturan bir adam elinde elektrikli testereyle uzanabildiklerini kesiyordu. O dalı da kesti. Halbuki diğer ana dal yani bizim manzaramızı kısmen kapatacak kadar yüksek olan ve Kadıköy'de doğru uzanan sağdaki ana dal bayağı bir uğraştırdı adamlar. Testere dışındaki diğer makine ise kepçeydi. Kepçenin ucuna bir kabin bağlamışlar. Adamların ağaçta istedikleri yere ulaşmalarını sağlıyor. Kepçe ağacın Kadıköy yönünde duruyor. Bu demek ki, o dalı çatalın hemen üstünden keserlerse dal kepçenin üstüne düşecek. O kadar uzun ki kepçe çekilirse o da çözüm değil, yola düşecek. Yolu kapamaları gerek. Kepçenin yönettiği kabinle adamlardan birini daha yukarılara kaldırdılar, yaprakların arasında kayboldu. Bağrıştılar, ettiler, sonra adamı indirdiler. Ya birşeye baktı, olur mu, olmaz mı diye ya da birşey yaptı orada. Artık dalı kesmelerini beklerken hepsi toprağa indi bir araya geldi. Ben mola verdiklerini düşündüm. Meğer testereye benzin doldurmak için durmuşlar. Heyet benzini doldurdu, testereli adam kabine bindi ve kepçe kabini çatalın biraz yukarısına kaldırdı. Ben o noktada henüz dalın kepçeye nasıl düşmeyeceğini anlamış değildim.

Testeredeki adam çatalın yarım metre üstünden dalı kesmeye başladı. Dalın çapı tahminen 1.5 metre. Yarısına falan geldi ki o sırada kepçeyi yöneten adam kepçenin ucuyla dalı ileri doğru itti, çatırdattı. Çatırdamayla birlikte bütün dalların yaprakları deli gibi sol sağa sallanmaya ve hışırdamaya başladı.

Testereli adam işine devam etti ama benim yüreğim ağzımda, tamamen kesilince kepçenin üstüne düşmesini nasıl engelleyecekler, ne önlem aldılar anlamıyorum. Kesti dalı, dal gövdeden kurtuldu ve yavaş zarif hareketlerle havada sallanmaya başladı. Meğer adam dalın en üstlerine çıktığında bir halatı hem dala hem de kepçenin koluna bağlamış. Dal kepçe koluna bağlı havada asılıydı. Yavaş yavaş sallanıyor, tüm yaprakları daha önce sahip olmadıkları bir canlılıkla hışırdıyor. Kepçe kolunu açıp dalın kesik ucunu mümkün olduğunca uzağa koydu, sonra da yola paralel olarak yavaşça yere yatırdı. Adamlar küçük dalların arasında kayboldu, o kadar büyük bir hacim kapladı dal. Testereli adam da indi. Sabah uyandığımda ne ağacın 2 metre yüksekliğindeki ana gövdesi ne de kestikleri dallar vardı. Toprakta gövdeden hiçbir iz kalmamıştı. Bir iki adam bir küçük dalı elleriyle toplamakta, bir çuvala tıkmaktaydı. Çöp çuvalına.

Bilmiyorum bunun neden hazin olduğunu anlatmaya gerek var mı? Hazin olmasının bir değil birkaç sebebi olmasından dolayı evet, var. Ağacın kesilmesine, doğanın katledilmesine üzülmedim. Bütün şehir öyle oluşmuş. Hem insanoğlu bunu kesiyorsa başka yerlerde başka şeyler dikiyor. Çırağan Oteli'nde vaktiyle uğruna entellerin çıngar çıkardıkları bir ağaç vardı, sonra yerine kikirik bir çınar fidanı diktiler. Sonra? Kim soruyor ki o fidanın şimdi nerede olduğunu? Kısacası düz, romantik çevreciliğin bu durumda saçma olduğunu düşünüyorum.

Olaya tanıklık etmekten dolayı hüzünlendim. Çocuğuma "evet orada bir çınar vardı, metro yoktu, tramvay yoktu ve ben çınarın kesildiğini bir Pazar gecesi tek başıma seyrettim" diye anlatabileceğim. Şimdiden eski dönemlere ait bir insan oldum. Diğer bir deyişle, büyüklerimizin "Suadiye plajı pek popülerdi, Mecidiyeköy'de dut ağaçları ve patikadan başka bir şey yoktu" hikayelerini dinleyip bizim ne anlatacağımızı merak ediyordum. Şimdi biliyorum ki bu ağacı anlatabileceğim.

Bir Pazar akşamı ağaç kesmekle görevlendirilmiş adamları seyretmek hüzünlüydü. Belediye çalışanları muhtemelen bunlar. "Ağaç kesme bilimi" diye birşey vardır. Hangi ağacın nasıl kesilmesi gerektiğine dair en ayrıntılı çalışmalar yıllardır, yüzyıllardır yapılmış, bu ağacın en verimli veya en çabuk nasıl kesilmesi gerektiği çoktan çözülmüş bir sorudur. Ama belli ki hiç ama hiç ön çalışma yapılmamış, ağaç kesme süreci planlanmamıştı. Bir grup belediye çalışanı sağır eden makina gürültüleri arasında birbirlerine avazları çıktığı kadar bağırıp ne yapılacağı konusunda anlaşmaya çalışıyorlardı. Daha beteri iş güvenliği konusu. Kepçenin ucuna bağlanmış olan kabin, kalkıp indikçe sağdan sola gittikçe bir sarkaç gibi nasıl her yöne sallanıyor anlatmadım. Kepçeyi yöneten adamın dalgınlığına gelse veya göremese de içinde adam varken kabin dala şiddetle çarpsa, hatta kabin kabin ağacın üstündeki testereli adama çarpsa, adamlar kabine girerken kayıp düşse ne olacak? Bir tek baret takıyorlardı. Kabine binerken, halatla, karabinayla bağlansalar çok mu? İlle kelle koltukta mı çalışmak zorundalar? Ki dal deyip geçmeyin. Bir adam boyunun kaç katıydı o dal ve kimbilir ne kadar ağırdı.

Manzaranın açılmasıyla birlikte ruhumun karanlık bir bölgesinin açılmasını görmek hüzünlüydü. Sevinecek hiçbir yönü olmayan, en fazla tepkisiz veya nötr kalınabilecek bu olay karşısında, manzara birden açıldığı için sevindim. Üsküdar'ı tamamen görebiliyoruz artık. Egoistlik bu. Hatta değeri bile arttı belki bu dairenin.

Bunca hazin yönü olduğunu düşünmüyordunuz değil mi? Ama daha da var. Ağaç yok olduktan sonra sonra insanların hemen farkedivermemesi, bakıp da görememeleri var. Bir canlı ölürken bizim gözümüzde en canlı haline kavuşması var. İlkini hepimiz her gün yapıyoruz, ikincisini ayrıca anlatacağım.

5 Ekim 2003
Üç gün önce üstgeçidi kapadılar. Nihayet demeli. Setüstünden üst geçide gelince soldan, yeni yaptıkları demir merdivenden iniliyor ama üstgeçide geçilmiyor. Kapamış ve sola kırmızı ok koymuşlar. Fındıklı-Beşiktaş yönündeki yolu ta iskeleye kadar taşıdıktan, yani ikinci bir detur yarattıktan sonra ilk deturu iptal ettiler ve oraları hemen kazmaya başladılar, inşaat alanına dönüştürdüler. Yani karşıya geçince toprakların, demir çubukların arasından geçiliyordu.

Sadece iki gün kapalı kaldı üst geçit. Ben artık tamamen kapandığını zannediyordum. Zaten soldaki demir merdivene kısmen alıştırmışlardı. Aşağı inip ışıklardan veya öncesinde de bal gibi karşıya geçilebilir. Halbuki iki günün sonunda açmışlar yeniden. Üstgeçitten geçiyorsun, merdivenden iniyorsun ve Beşiktaş-Fındıklı yönü boyunda bir kişilik genişlikte bir yer bırakmışlar yayalara. Kalan inşaat alanını kırmızı-beyaz bantlarla çevirip kapamışlar. Çok antipatik olmuş yani. Geçitten geçmeden geçmek daha iyi. Karşıya geçmek için benzinci hizasındaki trafik ışığına da yürümenin ne gereği ne anlamı kalmış. Gerek kalmamış çünkü merdivenden indikten sonra hemen karşıya geçilebiliyor. Azıcık dikkat etmek gerek geçen arabalara.
----
Bu anlattıklarımın yerine belli aralıklarla aynı noktadan fotoğraf çekiyor olsaydım, görsel olsaydı, ilerlemeyi göstermek çok kolay olacaktı. Eski durumları tekrar yaratmaya gitti aklım. Televizyonda kolayca yarım dakikada gün doğuyor veya dağların üstünden binlerce bulut geçiyor. İşte tam tersi yapılabilir, geriye dönüp bütün bu inşaat belasından öncesi haline dönülebilir. Güneşi hızla doğudan batırır gibi. Benim yazdıklarımdan bu mümkün mü acaba?

Çok sıkıldım bu günlükten. O kadar ki bu çok sıkıldığımı yazma işini bile kaç gündür içimde biriktiriyorum ve ödev olarak yazıyorum. Görev bilinciyle, sistematik olmayı ve hiçbirşeyi kaydetmeyi kaçırmamaya battım, yapış yapış oldum. Buna Oğlak burcu olmam gibi hafif bir açıklama yapabilecek hafiflikte olsaydım keşke.

Şehirlilik kimliğini sorgulamaktan inşaat günlükçüsüne düştüm. Halbuki hiç ilgilendirmiyor. Çok sıkıyor inşaattaki değişiklikleri tasvir etmeye çalışmak. Daha beteri, başka birşey yok bu mahallede. Kabataş denen mahallede birşey oluyorsa da, ben bilmiyorum ya da ilginç detayları göremeyecek kadar körüm.

Daha dürüst olmak gerekirse yazı konumun Kabataş olması değil, onu yazmaya çalışma stilimden sıkıldım. Herşeyi yazmak zorunda değilim. İnşaatı kronolojik ve tutarlı olarak anlatmak zorunda değilim. Bir bütün yazı olarak anlatmayı planladığım konuları, gerekirse daha sonra laf arasında geçiştirebilirim. O Oğlaklık, o ruh yaşlılığı, o köle rul yasaklıyor bunları.

Hayır işte inat ediyorum. Birkaç ay yazmanın sonunda aslında içi boş bir konu seçmiş olduğumun farkında vardığımı kabul etmiyorum. Arada ilginç şeyler de vardı, yazmadım. Görev bilincinden kurtulursam coşacağım.
------
Hadi bakalım, şimdi geri döneyim kafamdaki listeden seçip yazmaya.

16 Ekim 2003
Üstgeçidi yine kapadılar. Beşiktaş-Fındıklı yönündeki yolu da taşıdılar, diğer yöndeki yolun paraleline, ta iskelenin oraya. Yani üst geçidin başından iskelenin oraya kadar inşaatın alanı oldu. Soldan yola inip benzin istasyonuna kadar yürümek gerekiyor. Ama tabii böylesine Türk bir inşaat işine Türk cevabını vermek zorundayız. Apartmandan çıkıp sola üstgeçide doğru yürüyeceğimize, sağdan setüstünün sonuna yürüyüp çok olmadık yerden karşıya geçiyoruz. Ne yapayım, yani ne yapalım?
----
Bu inşaat günlüğü olayından sıkılmam ve yazmak istemememden şu şekilde kurtulabileceğim galiba: Taşınacağım. Hemen değil. Ama annem ve babam bir kaç aya, en geç yaza buraya gelecekler O zamana kadar ben de abim de artık burada oturmayacağız. Zaten Laden'le Cihangir-Galata civarında bir eve taşınmayı düşünüyorduk. Birdenbire buradan taşınmamızın bayağı yakın olduğu hissine kapıldım. 2-3 ay olsa bile, Kabataş günlüğünün nihayete ermesinden önce olacağından korkuyorum. Nihayet değil de eşref saati gelmeden.

No comments: