Artistik buz pateni seyretmeyi seviyorum. Takip etmiyorum, hangi şampiyonada kim ne derece yapmış bilmiyorum. Balede olduğu gibi en zarif olanların Rus veya eski Sovyet olduğunu, Çinlilerin mükemmel teknikleriyle kök söktürdüklerini biliyorum sadece. Ama şampiyonaları izlerken belli hareketleri yapmaları gerektiği için hepsinin sonuçta aynı dansı yapmasına kıl oluyorum. Çok daha yaratıcı olabilecek bir sporun/sanatın bu kadar kısıtlı icra edilmesine her seyrettiğimde içim gidiyor. Ufukları dar yetiştikleri için serbest program denen şeyde de aynı hareketleri yapıyorlar.
Bir ara dellenip internette bayağı bir aranmıştım. Benim keşfetmeyi beceremediğim Fransız veya İskandinav gruplar olmasını hala temenni etmekle birlikte, sadece New York'ta bir buz pateni okuluyla karşılaştım. Bulduğum tek dikkate değer kişi ise videolardaki zarafetinden dolayı John Curry oldu:
http://www.youtube.com/v/xFkRmLC8Stg
Friday, December 5, 2008
On the Road
Marek Brzozowski. "On the Road"muş adı. Benzer bir tablosu daha var, "Glove Maker." Nesini sevdim bilemiyorum.www.brzozo.com
Gustave Caillebotte - Place de l'Europe, temps de pluie

Bu tabloda resmedilen Place de l'Europe Paris'in kuzeyinde Gare du Nord'a yakın bir meydan. Sıtmanın (malaria <= mal aira <= kötü hava) bidik bidik binaların birbirine fazla yakın olması ve virüsün havadan bulaşması bahanesiyle o dönemin politikacılarıın gazıyla sanırım ahşap olan evleri düz geçip tabloda da resmedilen yüksek ve gösterişli binalar, geniş geniş caddeler, fiyakalı meydanlar yapan Haussman'ın dönemi. Haussman modernleşmenin şehir planlamacısı, Caillebotte ise Manet, Monet, Nadar ve benzerleriyl birlikte sanatçısı. Para derdi yok. O da ressam ama diğerleri kadar parlamıyor. En az bu tablo kadar bilinen diğer bir tablosu parkeciler.
Ben bu resmin varlığından Paris'te geçirdiğim dört ay zarfında aldığım sanat tarihi dersinde haberdar oldum. Ayrı dönemdeki diğer mühim ressamların pek mühim tablolarını bizzat müzelere sergilere giderek gördük, öğrendik. Normalde Chicago'da duran, yaklaşık 3 metreye 2 metrelik bu tablonun kendisini görmedim, muhtemelen derste bir slaytını gördüm. Ama nedense onca tablo arasında bende bir tek bu yer etmiştir.
Neden yer ettiği sorusunun cevabını ise hala bilemiyorum. Şemsiyeler, yerin ıslak olması yağmur yağdığına işaret diyor ama yağmurun kendisi yok. Öndeki çift dışında kimse düzgün seçilemiyor. Zaten çiftin kadını da aslında oldukça non-descript, biraz çalakalem. Hani nehir kenarında piknikler resmetmeyi seven, hepten nokta nokta boyayan, adı aklıma gelmeyen empresyonist ressamın embesil kadınları gibi. Sanat tarihi dersi hocasının dikkat çektiği bir detay, çiftin önünde kalan adamın yanlarından geçmek üzere şemsiyesini hafifçe havaya verev kaldırması. Galiba kendimi o çiftin, hatta o kadının yerine koyuyorum. Hayatta hiçbir dertleri yok. Rahat rahat geziyorlar. Her neye bakıyorlarsa, akşam eve döndüklerinde hala konu edebilecekler. Yağmurlu ama huzurlu bir gün. Sonbahar. Kısa vadede kimsenin hayattan bir beklentisi, dört gözle beklediği birşeyi yok. Sıkıntılı aslında. Resmin fotoğrafmış gibi o anı dondurmuş belki ama zaten hayatın durduğu bir an. Şimdi bunları yazıyorum ama ben de tam ikna olmuyorum bende yer edişinin nedeninin bu olduğuna.
Monday, June 9, 2008
Beşiktaş Balık Pazarı
Bu fotoğrafla ilgili veya Beşiktaş Balık Pazarı'nın tadilatta olmasıyla ilgili ne demek istediğimi bilmiyorum. Aslında sadece bir yazı yazmış olmak, blog'u güncel tutmuş olmak istiyorum. Ayrıca düşündükçe bu balık pazarının benim için zannettiğimden daha önemli olduğunu farketmek, çığırtkan ve yapışkan satıcılara, pahacı meyve-sebzecilerine kredi vermek, fuzuli bir nostalji yapmak, dedemin de vaktiyle Beşiktaş pazarında gezinmeye bayıldığına dair anektodlar ve analizler aktarmak istemiyorum. Bir anımı kısaca anlatıp şu işi atlatayım.Beşiktaş'ın tepelerinde, babamın tabiriyle Teşviktaş'ta tek başıma otururken, bir akşam iş dönüşü buraya uğrayıp bir satıcıdan balık istedim. İstavrit gibi küçük balıktı. "Ne kadar istiyorsun?" diye sordu. Ben de "Tek başımayım, yarım kilo bile fazla" dedim. Adam hem akşam saati o kadarcık balığa para almamakla fakir olmayacağından, hem de halime içten bir şekilde acıdığından para almadı. Bundan sonra bir iki kere, aynı cümleyi aynı saflıkta söylemeye çalışıp beleşe balık aldım.
Monday, January 14, 2008
Tersimden kalktım
Yatağın solundan kalkmak vardır ya, bugün olan o. Üçüncü snooze edişimde, yani 8:40 gibi farkettim ki telefonun takviminde 9:30 MR randevusu yazıyor. Evden fırlamayı becerdim, taksi çağırdım, taksiye binerken şoföre "İyi akşamlar" dedim. Varan bir. Ki normalde inerken "iyi akşamlar" derim, ona artık alışmıştım da sabah ilk iş demek gerekmiyordu. MR odasında beni karşılayan doktor pek yakışıklıydı. Muhabbet kurmak için boktan bir ortam oluşuna, olmasa da dahi beceremeyecek olmama kıl oldum. 25 dakika süren MR'ın ne kadar sıkıcı olduğunu zaten anlatmanın gereği yok. Çıktım, para çekmek için caddeden yukarı yürüdüm. Kendime MR mükafatı olarak göre göre Starbucks kahvesi uygun gördüm. Sıra yoktu allahtan. Küçük bir kahve istedim, günlük filtre kahveden. Adam yani barista, o espresso koydukları en küçük kağıt bardaktan gösterdi: "Bu boy iyi mi?" dedi. Varan iki. Çünkü ben soruyu ciddiye alıp, ay buna laf mı anlatacağı diye geçirdim içimden. Meğer şaka yapıyormuş. "Yorgun görünüyorsunuz, neşelendireyim" dedi. Kahveyi alıp yine taksiye bindim. Adam kahve kokusundan başlayıp geyiğe girdi, 10 dakika sonra, kısa bir sessizlikten sonra "Bankacı mısınız?" diye sordu. Varan üüç. "Aman aman, istemem bankacıya benzemek, nerem benziyor?" dedim. Durdu, biraz düşünüp kendisindeki bankacı imajını ve benim hangi özelliklerimin ona uyduğunu kafasında analiz etti ve şöyle dedi. "Hani biraz dışarıdan zeki görünürler, hesap kitapla uğraşır gibi. Kahveye sigaraya bağımlıdırlar. Bir de pek zamanları olmadığından, sizin gibi saçları fönlü olmaz." Battıkça batıyoruz! Ben de bendeki bankacı imajının daha çok küçük dağları ben yarattım tipinde, çok parayla uğraşan yatırım bankacısı olduğunu anlattım. Derken ofise geldim, indim. Apartman girişindeki pastaneden simit aldım, elimde kahve ve para üstü, simiti almadan çıktım. Bunu artık saymıyorum bile. Neyse ki ofise geldikten sonra olay olmadı!
Subscribe to:
Comments (Atom)