Let my name
Be traveler;
First rains.
Robert Aitken çevirisi
"traveler"
shall be my name--
first winter shower
Makotu Ueda çevirisi
Yürüyedururum--
bana yolcu deyin
ilk sağanakta.
Oruç Aruoba çevirisi
Başo'nun bu haikusunu koymak istiyorum sonbahar için ama hiçbirinin çevirisi tam sinmiyor içime. Ueda'nın çevirisi en iyisi galiba ama winter kelimesi bozuyor. Acaba iki çeviriyi birleştirip şöyle diyebilir miyim:
"traveler"
shall be my name--
first rains.
Sunday, October 4, 2009
Monday, August 3, 2009
Uçurtma

Bütün çizdikleri böyle ironik ve gıcık ama, tatil matil derken, bu resim bir ay boyunca masaüstünde kalınca bir fena oldum.
www.marcjohns.com
Wednesday, June 3, 2009
Deniz Gezmiş

Eskiden masaüstü resmi olarak illa çok ulvi birşey olsun, arayayım bulayım, ilelebet o olsun diyordum. Birşey de bulamıyordum, olduğu gibi ya simsiyah kalıyordu. Vazgeçtim bu kötü huyumdan. Şimdi internette, genelde bloglarda gördüğüm, hoşuma giden birşey olursa onu koyuyorum. Ya sıkılınca, ya da yenisini bulunca da değiştiriyorum. Eskileri şimdi buraya koyacağım.
Biri 27 Mayıs dolayısıyla bu resmi koymuş kendi bloguna. Sonradan renklendirilmiş belli ki. Deniz Gezmiş hayranlığım falan yoktur ama şu endam...
Friday, May 8, 2009
Füniküler Günlüğü
Friday, May 1, 2009
Spring rain
spring rain:
come inside my nightgown,
you nightingale, too.
Natsume Soseki
in the rains of spring
an umbrella and raincoat
pass by, conversing.
Yosa Buson
overnight
my razor rusted--
the May rains
Boncho
spring rain:
in our sedan
your soft whispers
Buson
April shower--
my girlfriend's house key
back on my keyring
Michael Dylan Welch
the May rains
even a nameless stream
is a thing of dread
Buson
spring rain--
down along a wasp's nest, water
leaking through the roof
Basho
Tuesday, February 24, 2009
Sunday, February 8, 2009
İzahat

Ortalama Türk genci gibi blogumu boşlamış olmamın bence gayet geçerli bir nedeni var. Herhangi bir teması yoktu. Olmadığı için de bir blogcunun kendi blogu için kullandığı tabirle beyin kusmuklarından ibaret olacaktı. Olmasını istemediğinden yazmıyordum. Derken sevdiğim, beğendiğim, etkilendiğim şeyleri yazmaya karar verdim. Ressamdır, yazardır, kitaptır, şarkıdır, neyse artık. Bir iki şey de yazmaya başladım. Derken bu etkilendiğim şeylerden kurtulabilmek için yazmaya karar verdim. Hep o forward edilmiş, geyik powerpoint yüzünden. "Eskilerinizden kurtulun, eşyalarla birlikte kinlerinizden, bağlarınızdan, beklentilerinizden. Kurtulun ki yenisine yer açılsın." Evde bu mantıkla mümkün olduğunca eşya atıyorum şu sıralar. Eşya konusunda karar vermek o kadar zor değil, çünkü tanımlamak zor değil. Bir kitabın ne olduğu belli. Eve ne zaman ne vesileyle girdiği, atılırsa benzerinin nereden bulunabileceği belli. Soyut şeyler çok zor halbuki. Bazılarını tanımlaması zor, bazılarının da atabileceğime, kurtulabileceğime inanmak zor. Çekingen bir insan olmaktan vazgeçebilir miyim? Üniversite mezunu olmaktan? Hafızası zayıf olmaktan? Moral relativism'den kurtulmak diye birşey olabilir mi? Yoksa Daniel Auteuil hayranlığımdan da vazgeçmek zorunda mıyım? Beni ben yaptığına inandığım şeyleri atarsam ne olacak? Biliyorum ki aslında korkmaya değmeyen, yeni ve farklı ama aynı hayat olacak. Ne atılabilir tam bilmiyorum. Bu bloga artık atılacak şeyleri yazacağım. Önemli ve anlamlı saydığım dolayısıyla atılması gereken ve atılabileceğini düşündüğüm şeyleri.
Tuesday, February 3, 2009
"Bana verebilecek bozuk paranız var mı?"
Zen ustası ve çırağı, bir köyden diğerine gidiyorlarmış yürüyerek. Yolda bir nehrin sığ yerinden geçerken genç bir kızın da ıslanmadan geçmekte zorlandığını görmüşler. Zen ustası kızı belinden tuttuğu gibi kaldırmış ve diğer tarafa geçirmiş. Yola devam etmişler. Varmaya yakın çırağı, ustaya "Ama siz kızlarla temas kurmayın, aklınızı dağıtmalarına izin vermeyin demiyor muydunuz? Neden nehirde kıza yardım ettiniz?" diye sormuş. Zen ustası gülümseyip cevap vermiş: "Ben onu çoktan orada bıraktım, sen neden hala taşıyorsun?"
Geçen hafta biraz yağmurlu bir sabah tam metroya, daha az kullanılan merdivenlerinden inerek girerken, yağmurdan korunaklı bölümünün başladığı noktada bir tip duruyordu. Genç, sırt çantalı, gri yağmurluklu. Birini bekler gibiydi. Yere bakıyordu. Onun hizasına indiğimde, aşağıdan da bir adam yine onun hizasına çıktığında ağzından bu laf çıktı. "Bana verebilecek bozuk paranız var mı?" Yüzünü yerden kaldırmadı ve ağzında öyle bir geveleyip söyledi ki, birimiz "Biri birşey mi dedi?" diye sorsa, inkar edecekti. O kadar utanıyordu yaptığından. Bozuk para falan vermedim. Hiç vermem. Yoluma devam ettim. Ama ofise varana kadar aklım ondaydı. Para verebilirdim. "Metroya mı bineceksin, akbil basayım" diyebilirdim. İş bile teklif edebilir, haftasonu bize çalışmasını isteyebilirdim. İki liralık şemsiyemi ona verebilirdim. Metroya binecek olsaydı, beraber yürüyüp hikayesini öğrenebilirdim. Acaba o zaman bir metro bileti karşılığında ilginç bir hikaye mi satın almış olacaktım? Aklım iki değil ikibine bölündü. Neden iki üç cümle de olsa muhabbet koyuverebilecek biri değildim? Neden büyük iyilik olabileceği halde iş teklif etmedim? Neden sokakta dilenen onca insan olduğu halde, bu çocuk koydu bana? Öğrenci falan herhalde. Her nasıl bir dönem geçiriyorsa atlatacak bunu. Arkadaşlarına gülerek, ilerki yıllarda sevgililerine, kendinden küçüklere dramatize ederek anlatacak belki. Halbuki üç-beş çocuk sahibi değil belli ki, kendinden başkasının sorumluluğunu yüklendiği şüpheli. Sanırım koymasının nedeni, kendime yakın bulmam. Sanki Zeynep dolayısıyla tanıştığım bir tip. Tipini beğenip de, süper muhabbet edilebileceğini düşündüğüm halde asla benimle ilgilenmeyecek, daha çıtı pıtı kızlarla ilgilenen saf ama cool tiplerden. Bir weak link. Metroda benden bozuk para isteyebilecek bir tip değil yani. Koymasının nedeni, ne onun ne de benim bu duruma düşeceğimizi hayal edemememiz. O ses tonunda duyduğum, sonradan kafama bin kere dönen o utanç hissi koydu.
Bunları düşünürken Mr. Fischer'in lisede İngilizce dersinde okuttuğu bu Zen anektodu geldi aklıma. O zaman çok self-evident ve hoş bir hikaye gibi gelmişti. Halbuki şimdi ben o çocuğun eline bozuk para sıkıştırmış olsaydım, vicdanımı temizlemiş olacak, rahat rahat ofisime gidip rahat rahat para kazanacaktım. Bu soul-searching'i yaşayamayacaktım. Daha mı doğru olacaktı? Then again, şimdi bunları yazarken düşünüyorum da, bu Zen anektodları genelde hiç de öyle self-evident olmadıklarına göre, acaba Zen ustasının bildiği birşeyi kaçırıyor muyum?
Bu arada, bu akşam tekrar gördüm tipi. Aynı yerde sol değil sağ duvar tarafında. "Abla bana verecek bozuk paran var mı?" diye doğrudan bana sordu bu sefer. Aynı ses tonu. Merdivenin tepesine çıkınca dönüp baktım. O yere bakışının iyi oyunculuk olduğunu düşünmek istemiyorum.
Geçen hafta biraz yağmurlu bir sabah tam metroya, daha az kullanılan merdivenlerinden inerek girerken, yağmurdan korunaklı bölümünün başladığı noktada bir tip duruyordu. Genç, sırt çantalı, gri yağmurluklu. Birini bekler gibiydi. Yere bakıyordu. Onun hizasına indiğimde, aşağıdan da bir adam yine onun hizasına çıktığında ağzından bu laf çıktı. "Bana verebilecek bozuk paranız var mı?" Yüzünü yerden kaldırmadı ve ağzında öyle bir geveleyip söyledi ki, birimiz "Biri birşey mi dedi?" diye sorsa, inkar edecekti. O kadar utanıyordu yaptığından. Bozuk para falan vermedim. Hiç vermem. Yoluma devam ettim. Ama ofise varana kadar aklım ondaydı. Para verebilirdim. "Metroya mı bineceksin, akbil basayım" diyebilirdim. İş bile teklif edebilir, haftasonu bize çalışmasını isteyebilirdim. İki liralık şemsiyemi ona verebilirdim. Metroya binecek olsaydı, beraber yürüyüp hikayesini öğrenebilirdim. Acaba o zaman bir metro bileti karşılığında ilginç bir hikaye mi satın almış olacaktım? Aklım iki değil ikibine bölündü. Neden iki üç cümle de olsa muhabbet koyuverebilecek biri değildim? Neden büyük iyilik olabileceği halde iş teklif etmedim? Neden sokakta dilenen onca insan olduğu halde, bu çocuk koydu bana? Öğrenci falan herhalde. Her nasıl bir dönem geçiriyorsa atlatacak bunu. Arkadaşlarına gülerek, ilerki yıllarda sevgililerine, kendinden küçüklere dramatize ederek anlatacak belki. Halbuki üç-beş çocuk sahibi değil belli ki, kendinden başkasının sorumluluğunu yüklendiği şüpheli. Sanırım koymasının nedeni, kendime yakın bulmam. Sanki Zeynep dolayısıyla tanıştığım bir tip. Tipini beğenip de, süper muhabbet edilebileceğini düşündüğüm halde asla benimle ilgilenmeyecek, daha çıtı pıtı kızlarla ilgilenen saf ama cool tiplerden. Bir weak link. Metroda benden bozuk para isteyebilecek bir tip değil yani. Koymasının nedeni, ne onun ne de benim bu duruma düşeceğimizi hayal edemememiz. O ses tonunda duyduğum, sonradan kafama bin kere dönen o utanç hissi koydu.
Bunları düşünürken Mr. Fischer'in lisede İngilizce dersinde okuttuğu bu Zen anektodu geldi aklıma. O zaman çok self-evident ve hoş bir hikaye gibi gelmişti. Halbuki şimdi ben o çocuğun eline bozuk para sıkıştırmış olsaydım, vicdanımı temizlemiş olacak, rahat rahat ofisime gidip rahat rahat para kazanacaktım. Bu soul-searching'i yaşayamayacaktım. Daha mı doğru olacaktı? Then again, şimdi bunları yazarken düşünüyorum da, bu Zen anektodları genelde hiç de öyle self-evident olmadıklarına göre, acaba Zen ustasının bildiği birşeyi kaçırıyor muyum?
Bu arada, bu akşam tekrar gördüm tipi. Aynı yerde sol değil sağ duvar tarafında. "Abla bana verecek bozuk paran var mı?" diye doğrudan bana sordu bu sefer. Aynı ses tonu. Merdivenin tepesine çıkınca dönüp baktım. O yere bakışının iyi oyunculuk olduğunu düşünmek istemiyorum.
Tuesday, January 13, 2009
Yine Shiki
loneliness
after the fireworks
a falling star
Gerçi internetten başka bir çevirisini gördüm ama hem gramerinden hem de o kadar anlamlı olmamasından dolayı ilki daha doğru gibi geldi:
loneliness
after the fireworks
stars' shooting
Subscribe to:
Comments (Atom)



